Alanya Sözleşme Avukatı ve Sözleşmeler Hukuku
Sözleşmeler hukuku, tarafların karşılıklı ve birbirine uygun irade açıklamalarıyla kurduğu borç ilişkisinin nasıl doğduğunu, nasıl ifa edileceğini ve ihlal edildiğinde hangi yolların açık olduğunu düzenler. Bir uyuşmazlıkta izlenecek yolu belirleyen ilk soru sözleşmenin ne yazdığı değil, hangi sözleşme tipine girdiğidir: nitelendirme, işleyecek zamanaşımı süresini, ispat kurallarını, görevli mahkemeyi ve dava öncesinde tamamlanması gereken adımları birlikte etkiler.
İkinci belirleyici soru ihlalin niteliğidir. Kanun, borcun hiç veya gereği gibi ifa edilmemesi hâlinde alacaklıya tek bir hak değil, birbirini dışlayan seçimlik haklar tanımıştır; hangi hakkın kullanılacağı istenebilecek zararın kapsamını da değiştirir. Seçimin ne zaman yapılacağı da önemlidir: kanun, ifadan vazgeçme ve dönme yolları için verilen sürenin sonuçsuz kalmasının ardından bu iradenin hemen bildirilmesini aramıştır.
Üçüncü olarak, sözleşmenin geçerli biçimde kurulup kurulmadığı her aşamada tartışılabilir. Şekil şartına uyulmaması, irade açıklamasının sakatlanması, temsil yetkisinin bulunmaması veya karşı tarafça tek yanlı hazırlanmış koşulların dayatılması, metinde yazılı olan hükmün sonuç doğurmasını engelleyebilir. Bu nedenle sözleşmeden doğan bir talep değerlendirilirken metnin kendisi kadar nasıl kurulduğu da incelenir.

Temel çalışma alanları
Sözleşmeler Hukukunda Başlıca Uyuşmazlık Alanları
Sözleşmeden doğan uyuşmazlıklar tek bir kanunun tek bir bölümünden çıkmaz. Borçlar Kanununun genel hükümleri her sözleşmeye uygulanır; bunun üzerine sözleşme tipine özgü hükümler, taraflar tacirse ticaret mevzuatı, karşı taraf tüketiciyse tüketici mevzuatı eklenir. Aynı metnin iki tarafı bakımından farklı rejimlerin işlemesi mümkündür ve bu, dava öncesinde tamamlanması gereken adımları da değiştirir.
Sözleşmenin Kurulması, Şekli ve Yorumu
Sözleşme, tarafların iradelerini karşılıklı ve birbirine uygun olarak açıklamalarıyla kurulur. İrade açıklaması açık veya örtülü olabilir. Kanun, sözleşmelerin geçerliliğinin kanunda aksi öngörülmedikçe hiçbir şekle bağlı olmadığını düzenlemiştir; kanunda öngörülen şekil kural olarak geçerlilik şekli olup, bu şekle uyulmaksızın kurulan sözleşmeler hüküm doğurmaz; kanunun şekli yalnızca ispat için aradığı hâller bu kuralın dışındadır. Bu nedenle "yazılı olmayan sözleşme geçersizdir" biçimindeki yaygın kabul yanlıştır — sorun çoğu zaman geçerlilik değil, ispattır.
Kanunda yazılı şekil öngörülen hâllerde bu şeklin unsurları ayrıca düzenlenmiştir: yazılı şekilde yapılması öngörülen sözleşmelerde borç altına girenlerin imzası bulunmak zorundadır. Güvenli elektronik imza bakımından kanun iki ayrı hüküm getirmiştir — güvenli elektronik imza yazılı şeklin yerine geçer ve el yazısıyla atılmış imzanın bütün hukuki sonuçlarını doğurur. Bunun önemli bir sınırı vardır: elektronik imza mevzuatı uyarınca kanunların resmî şekle veya özel bir merasime tabi tuttuğu işlemler güvenli elektronik imzayla gerçekleştirilemez. Tapu devri, taşınmaz satış vaadi ve kefalet bu nedenle e-imzayla yapılamaz.
Bazı sözleşmeler bakımından kanun daha ağır bir şekil aramıştır. Taşınmaz satışı ve taşınmaz satış vaadi resmî şekle tabidir; önalım sözleşmesi ise yalnızca yazılı şekle bağlıdır — üçü aynı rejimde değildir. Taşınmaz satış sözleşmesinin yalnızca tapu müdürlüklerinde yapılabileceği yolundaki kabul de artık güncel değildir: 2022 yılında yapılan değişiklikten bu yana noterler de taşınmaz satış sözleşmesi düzenleyebilmektedir.
Sözleşmenin yorumunda kanun bir öncelik kuralı koymuştur: bir sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde ve yorumlanmasında, tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın, gerçek ve ortak iradeleri esas alınır. Metne konulan başlığın sözleşmenin tipini belirlemediği ve tarafların fiilî uygulamasının yorumda gözetildiği, bu hükmün sonucu olarak uygulamada kabul edilmektedir.
İfa, İfada Sıra ve Temerrüt
Borcun ifası bakımından iki soru öne çıkar: ne zaman ve hangi sırayla.
Borcun muaccel olması, alacaklının ifayı isteyebileceği anı belirler. İfa zamanı taraflarca kararlaştırılmamışsa veya hukuki ilişkinin özelliğinden anlaşılmıyorsa borç, doğumu anında muaccel olur. Muaccel bir borcu ödemeyen borçlunun temerrüde düşmesi, sözleşmeden doğan borçlarda kural olarak alacaklının ihtarına bağlıdır. Kanun ihtarın gerekmediği hâlleri ayrıca saymıştır: ifa gününün taraflarca birlikte belirlenmiş olması ve sözleşmede saklı tutulan bir hakka dayanarak taraflardan birinin usulüne uygun bir bildirimle ifa gününü belirlemiş olması. Aynı hükümde haksız fiilden ve sebepsiz zenginleşmeden doğan borçlar bakımından da ihtarsız temerrüt düzenlenmiştir.
İhtarın önemi yalnızca temerrüt anını belirlemesinde değildir: temerrüt faizinin başlangıcını ve seçimlik hakların kullanılabilir hâle gelmesini de belirler. Uygulamada en sık yapılan hata, ihtar gönderilmeden doğrudan dava açılması ve faizin dava tarihinden istenmesidir.
Sıra meselesini kanun "ifada sıra" başlığı altında çözmüştür: karşılıklı borç yükleyen bir sözleşmenin ifası isteminde bulunan tarafın, sözleşmenin koşullarına ve özelliklerine göre daha sonra ifa etme hakkı olmadıkça, kendi borcunu ifa etmiş ya da ifasını önermiş olması gerekir. Uygulamada bu savunmaya "ödemezlik def'i" denir; kanun bu terimi kullanmaz. Savunmanın kullanılması hâlinde borçlunun temerrüde düşmeyeceği de kanunda yazılı değildir, doktrinde kabul edilmektedir.
Kanunun "ifa güçsüzlüğü" olarak adlandırdığı hâl bundan ayrıdır — uygulamadaki "aciz" ifadesi kanunun terimi değildir. Karşılıklı borç yükleyen bir sözleşmede taraflardan birinin borcunu ödeme güçsüzlüğüne düşmesi ve özellikle iflası veya hakkındaki haciz işleminin sonuçsuz kalması sebebiyle diğer tarafın hakkı tehlikeye düşerse, bu taraf borcunu ifadan kaçınabilir ve uygun bir süre içinde istediği güvence verilmezse sözleşmeden dönebilir.
Sözleşmeye Aykırılık ve Sona Erme
Borcun hiç veya gereği gibi ifa edilmemesi hâlinde kanun bir ispat yükü tersine çevirmesi öngörmüştür: borçlu, kendisine hiçbir kusurun yüklenemeyeceğini ispat etmedikçe doğan zararı gidermekle yükümlüdür. Haksız fiilden farkı budur — orada zarar gören, zararını ve zarar verenin kusurunu ispat eder. Kusur bakımından iki rejim tam olarak birbirinin tersidir.
Kanun ayrıca haksız fiil sorumluluğuna ilişkin hükümlerin kıyas yoluyla sözleşmeye aykırılık hâllerine de uygulanacağını öngörmüştür. Bunun pratik sonucu, zararın miktarı tam olarak ispat edilemediğinde hâkimin takdiriyle belirlenmesi ve indirim kurallarının burada da işlemesidir.
Sorumsuzluk anlaşmalarının sınırı ayrıca düzenlenmiştir ve kural ile istisna karıştırılmamalıdır. Borçlunun ağır kusurundan sorumlu olmayacağına ilişkin önceden yapılan anlaşma kesin olarak hükümsüzdür. Uzmanlığı gerektiren bir hizmet, meslek veya sanat, ancak kanun ya da yetkili makamlar tarafından verilen izinle yürütülebiliyorsa, borçlunun hafif kusurundan sorumlu olmayacağına ilişkin önceden yapılan anlaşma da kesin olarak hükümsüz sayılır. Hizmet sözleşmesinden kaynaklanan borçlar bakımından ayrı bir kesin hükümsüzlük hâli daha vardır. Buna karşılık yardımcı kişilerin fiillerinden doğan sorumluluk, kural olarak sözleşmeyle önceden kaldırılabilir; kanun bu imkânı yalnızca, hizmetin uzmanlık gerektirdiği ve ancak izinle yürütülebildiği hâllerde kaldırmıştır.
Sona erme bakımından iki yolu birbirinden ayırmak gerekir. Dönme hâlinde taraflar karşılıklı olarak ifa yükümlülüğünden kurtulur ve daha önce ifa ettiklerini geri isteyebilirler; kanun bu sonucu bu sözcüklerle ifade etmiş olup "geriye etkili" nitelendirmesi kanunun terimi değildir. Fesih ise sürekli edimli sözleşmelere özgüdür: kanun, ifasına başlanmış sürekli edimli sözleşmelerde borçlunun temerrüdü hâlinde alacaklının fesih hakkını ayrıca saklı tutmuştur.
Ceza Koşulu, Kefalet ve Teminatlar
Kanunun "ceza koşulu" olarak adlandırdığı kurumun üç görünümü düzenlenmiştir: seçimlik ceza, ifaya eklenen ceza ve dönme cezası. Ayrım belirleyicidir çünkü alacaklının hem asıl borcun ifasını hem cezayı isteyip isteyemeyeceğini belirler. Kanun, aksi sözleşmeden anlaşılmadıkça alacaklının ya ifayı ya cezayı isteyebileceğini öngörmüştür. Her ikisinin birlikte istenebildiği hâl dar bir formülle sınırlanmıştır — borcun belirlenen zaman veya yerde ifa edilmemesi — ve alacaklının hakkından açıkça feragat etmemiş ya da ifayı çekincesiz kabul etmemiş olması aranır.
Cezanın miktarına ilişkin en önemli hüküm hâkimin müdahalesine ilişkindir: "Hâkim, aşırı gördüğü ceza koşulunu kendiliğinden indirir." Kanunun burada seçtiği fiil dikkat çekicidir — Borçlar Kanununun tamamında bu kipte "indirir" yalnızca bu hükümde geçer; indirime ilişkin diğer hükümlerde hâkime takdir tanıyan kip kullanılmıştır. Ticari işlerde ise ticaret mevzuatı, tacir sıfatını haiz borçlunun aşırı ceza koşulunun indirilmesini mahkemeden isteyemeyeceğini öngörmüştür. İki hüküm arasındaki ilişki kanun metinlerinde açıkça çözülmemiştir.
Kefalet, şekil bakımından kanunda en sıkı düzenlenmiş sözleşmelerden biridir. Kefalet sözleşmesinin yazılı olması ve kefilin sorumlu olacağı azami miktar ile kefalet tarihinin ve varsa müteselsil kefil olma iradesinin kefilin kendi el yazısıyla belirtilmesi zorunludur; bu koşullara uyulmadan yapılan kefalet geçerli olmaz. Aynı şekil kefil olma vaadi ve kefalet için verilen özel yetki bakımından da aranır. Kefilin sorumluluğunu artıran sonraki değişiklikler de aynı şekle bağlıdır.
Evli kişilerin kefil olması için kural olarak eşin yazılı rızası aranır ve bu rızanın sözleşmenin kurulmasından önce ya da en geç kurulması anında verilmesi gerekir. Bu kural kategorik değildir: mahkemece verilmiş bir ayrılık kararı bulunması ya da eşlerden birinin yasal olarak ayrı yaşama hakkının doğmuş olması hâlinde rıza aranmaz. Kanun ayrıca ticaret siciline kayıtlı ticari işletme sahibi ile ticaret şirketi ortağı veya yöneticisinin işletme ya da şirketle ilgili olarak verdiği kefaletler, esnaf ve sanatkârların siciline kayıtlı esnaf ve sanatkârların mesleki faaliyetleriyle ilgili kefaletleri ve bazı kredi türleri bakımından eşin rızasını aramamaktadır. İki kayda birlikte dikkat edilmelidir: sicil kaydı ve kefaletin işletme ya da şirketle ilgili olması. Sıfat tek başına yeterli değildir. Aynı kişinin, sıfatı değişmeksizin, üçüncü bir kişinin kişisel borcuna kefil olması hâlinde eşin rızası yine aranır. Uygulamada en sık karşılaşılan hâller bunlar olduğundan, "eşin rızası her hâlde zorunludur" biçimindeki kabul yanlıştır.
Süre bakımından kanun, gerçek kişi tarafından verilen kefalet için azami bir süre öngörmüştür; bu süre dolduğunda kefalet kendiliğinden ortadan kalkar ve süre kefalet sözleşmesinin kurulmasından işlemeye başlar. Uzatma ancak sona ermeden en erken bir yıl önce ve kefalet şekline uygun yazılı açıklamayla mümkündür. Tüzel kişi tarafından verilen kefalet için böyle bir azami süre yoktur.
Adım adım süreç
Sözleşmeden Doğan Uyuşmazlıkta Süreç Nasıl İlerler?
Sözleşmenin ve İlişkinin Nitelendirilmesi
İlk adım metni okumak değil, ilişkiyi nitelendirmektir. Kanunda düzenlenmiş sözleşme tiplerinin her biri kendi özel hükümlerine tabidir; nitelendirme, uygulanacak zamanaşımı süresini, ayıp ve teslim rejimini, fesih koşullarını ve bazı hâllerde şekil şartını belirler. Metne konulan başlık bu nitelendirmeyi bağlamaz.
Görev bakımından sözleşmeden doğan davalar kural olarak asliye hukuk mahkemesinde görülür. Bunun üç önemli sapması vardır: ticaret mevzuatında ticari dava sayılan uyuşmazlıklar asliye ticaret mahkemesine, tüketici işlemlerinden doğanlar tüketici mahkemesine, iş sözleşmesinden doğanlar iş mahkemesine aittir. Göreve ilişkin kurallar kamu düzenindendir ve taraf iradesiyle değiştirilemez; mahkeme görevsizliğini yargılamanın her aşamasında kendiliğinden gözetir. Ticaret mevzuatı bir kolaylık da tanımıştır: asliye ticaret mahkemesi bulunmayan yerlerde görev kuralına dayanılmamış olması görevsizlik kararı verilmesini gerektirmez.
Nitelendirmenin sonucu bu üç başlıkla sınırlı değildir. Aynı metin bir tarafa göre ticari, diğer tarafa göre tüketici işlemi olabilir; bu durumda dava öncesinde tamamlanması gereken adımlar da her davalı bakımından ayrı belirlenir. Bu aşamada sözleşme metni, ekleri, varsa çerçeve sözleşme, sipariş ve teslim belgeleri, fatura ve ödeme kayıtları ile tarafların sıfatlarını gösteren belgeler birlikte incelenir. Nitelendirme yanlış yapıldığında ortaya çıkan sonuç yalnızca usuli değildir — yanlış zamanaşımı süresine güvenilmiş olması hakkın esastan kaybedilmesine yol açabilir.
Yetki bakımından genel kural davalının yerleşim yeri mahkemesidir. Sözleşmeden doğan davalarda kanun buna bir seçimlik yetki eklemiştir: sözleşmenin ifa edileceği yer mahkemesinde de dava açılabilir. Ancak kesin yetki hâlleri saklıdır: taşınmaz üzerindeki aynî hakka ilişkin davalarda yalnızca taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi yetkilidir ve bu konularda yetki sözleşmesi de yapılamaz — taşınmaz satışı ve satış vaadi dosyalarında bu kayıt belirleyicidir. Yetki sözleşmesi yapma imkânı ise yalnızca tacirler ve kamu tüzel kişileri arasında tanınmıştır ve kanun bu sözleşmeyi kural olarak münhasır saymıştır — aksi kararlaştırılmadıkça dava yalnızca belirlenen mahkemede açılabilir.
Dava Öncesi: İhtar, Süre Verme ve Arabuluculuk
Dava öncesi aşama iki ayrı işi yapar: borçluyu temerrüde düşürmek ve varsa dava şartını yerine getirmek. İkisi farklı şeylerdir ve karıştırılmamalıdır.
İhtar, sözleşmeden doğan borçlarda temerrüdün kural olarak ön koşuludur ve faizin başlangıcını belirler. Seçimlik hakların kullanılabilmesi için ise kanun ayrıca uygun bir süre verilmesini aramıştır; bu süre alacaklı tarafından verilebileceği gibi hâkimden de istenebilir. Kanun süre verilmesine gerek olmayan üç hâli saymıştır: borçlunun içinde bulunduğu durumdan veya tutumundan süre verilmesinin etkisiz olacağının anlaşılması, borçlunun temerrüdü sonucunda borcun ifasının alacaklı için yararsız kalması ve borcun belirli bir zamanda veya belirli bir süre içinde ifa edilmemesi üzerine ifanın artık kabul edilmeyeceğinin sözleşmeden anlaşılması. Sonuncusu uygulamada kesin vadeli işlem olarak adlandırılır.
Dava şartı olarak arabuluculuk bundan tamamen ayrı bir düzendir ve burada yaygın bir yanlış kabul vardır: Türk hukukunda "konusu para olan her alacak davası" için genel bir dava şartı arabuluculuk hükmü bulunmamaktadır. Arabuluculuk kanunu kendi başına kapsam yaratmaz; "ilgili kanunlarda arabulucuya başvurulmuş olması dava şartı olarak kabul edilmiş ise" diyerek başka kanunlara yollama yapar. Kapsam dört ayrı rejimde belirlenmiştir:
Birincisi ticari davalardır. Ticaret mevzuatı, ticari davalardan konusu bir miktar para olan alacak, tazminat, itirazın iptali, menfi tespit ve istirdat davalarında arabulucuya başvurulmuş olmasını dava şartı saymıştır. Son üç dava türü kapsama 2023 yılında eklenmiştir; bu nedenle daha eski kaynaklara dayanılarak hareket edilmesi hak kaybına yol açar. İkincisi iş uyuşmazlıklarıdır; iş kazası ve meslek hastalığından doğan tazminat davaları bu kapsamın dışında tutulmuştur. Üçüncüsü tüketici uyuşmazlıklarıdır ve burada kanun beş istisna saymıştır — bunlardan biri tüketici işlemi niteliğindeki taşınmazın aynından doğan uyuşmazlıklardır. Dördüncüsü ise arabuluculuk kanununun kendi saydığı dört uyuşmazlıktır: kira ilişkisinden — kiralanan taşınmazların ilamsız icra yoluyla tahliyesi hariç —, taşınır ve taşınmazların paylaştırılması ile ortaklığın giderilmesinden, kat mülkiyetinden ve komşu hakkından kaynaklanan uyuşmazlıklar.
Bu ayrımın iki pratik sonucu vardır. Ticari nitelikte olmayan ve bu dört rejime girmeyen bir sözleşme uyuşmazlığında arabuluculuk dava şartı değildir. Buna karşılık, ticari davalarda kapsam beş dava türüyle sınırlı olduğu için aynen ifa talebi kural olarak dışarıda kalırken, arabuluculuk kanununun saydığı dört uyuşmazlıkta ve tüketici uyuşmazlıklarında talep türüne bakılmaz — orada belirleyici olan uyuşmazlığın kaynağıdır.
İki kayıt daha önemlidir. Taraflar arasında tahkim sözleşmesi varsa bu hükümler hiç uygulanmaz. İhtiyati tedbir ve ihtiyati haciz talepleri de süreci beklemez; geçici hukuki koruma önce alınabilir ve dava açma süresi arabuluculuk boyunca işlemez.
Dava şartı yerine getirilmeden dava açılırsa sonuç ikiye ayrılır: arabulucuya hiç başvurulmamışsa dava, herhangi bir işlem yapılmaksızın dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddedilir; başvurulmuş ancak son tutanak dilekçeye eklenmemişse mahkeme bir haftalık kesin süre verir. Sürecin zamanaşımını durdurduğu, kesmediği de gözetilmelidir — durma hâlinde süre sıfırlanmaz, kaldığı yerden devam eder.
Dava, İspat ve Senet Kuralları
Sözleşme uyuşmazlıklarında ispat, tazminat davalarından farklı bir eksende yürür: burada belirleyici olan hangi delille ispat edilebileceğidir.
Usul kanunu bir parasal sınır koymuştur: bu sınırı aşan hukuki işlemlerin senetle ispat edilmesi gerekir. Sınır her yıl yeniden değerleme oranına göre kendiliğinden artar ve kanun, sınırın uygulanmasında davanın açıldığı tarihi değil hukuki işlemin yapıldığı tarihi esas alır. Bu ayrım gözden kaçtığında yıllar önce kurulmuş bir ilişki bugünkü sınıra göre değerlendirilir ve sonuç yanlış çıkar.
İkinci ve daha sert kural senede karşı ispat bakımındandır: senede bağlı bir iddiaya karşı ileri sürülen ve senedin hüküm ve kuvvetini ortadan kaldıracak ya da azaltacak nitelikte bulunan hukuki işlemler tanıkla ispat edilemez. Bu iki kural birlikte, yazılı sözleşmenin bulunduğu bir dosyada sözlü değişiklik iddiasının tanıkla ispat edilemeyeceği sonucunu doğurur.
Kanun bu sertliği çeşitli noktalarda yumuşatmıştır. Ayrı bir madde, senetle ispat zorunluluğunun istisnalarını saymış olup bunlar arasında irade bozukluğu ve muvazaa iddiaları da yer alır. İki nokta ise uygulamada en sık gerekeni karşılar. Birincisi, kanunun "delil başlangıcı" olarak adlandırdığı kurumdur — uygulamadaki "yazılı delil başlangıcı" ifadesi kanunun terimi değildir. Kendisine karşı ileri sürülen kimse veya temsilcisi tarafından verilmiş veya gönderilmiş bir belge, iddia edilen hukuki işlemi tamamen ispat edemese de onun varlığını muhtemel gösteriyorsa tanık dinlenmesine imkân verir. İkincisi, senetle ispat kuralının karşı tarafın açık muvafakati hâlinde uygulanmamasıdır.
Elektronik yazışmalar bakımından ayrı bir kayıt gerekir. Güvenli elektronik imza taşıyan veriler senet hükmündedir. Buna karşılık e-posta, kısa mesaj ve mesajlaşma kayıtları için mevzuatta özel bir hüküm bulunmamaktadır; bunlar usul kanunu anlamında belgedir, senet sayılmaz, ancak koşulları varsa delil başlangıcı oluşturabilir ve hâkimin serbest değerlendirmesine tabidir.
Bir usul değişikliği de 2026 yılında yürürlüğe girmiştir: belirsiz alacak davasına ilişkin hüküm 31 Temmuz 2026 tarihinde yürürlükten kaldırılmıştır. Yerine kısmi davaya ilişkin yeni bir imkân getirilmiştir — alacağın yalnızca bir kısmının dava edildiği hâllerde talep konusu, aynı davada bir defaya mahsus olmak üzere ve iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın tahkikatın sona ermesine kadar artırılabilir; bu hâlde zamanaşımı artırılan kısım bakımından da dava tarihinden itibaren kesilmiş sayılır. Bu tarihten önce açılmış davalarda önceki düzenleme uygulanmaya devam eder.
Karar, Faiz ve İcra
Sözleşmeden doğan para alacaklarında faiz iki başlıkta işler: sözleşmeyle kararlaştırılan faiz ve temerrüt faizi. Temerrüt faizi, borçlunun temerrüde düştüğü tarihten itibaren işler. Oran bakımından kademe üçlüdür: sözleşmede kararlaştırılan temerrüt faizi; kararlaştırılmamışsa ve sözleşmedeki akdi faiz kanuni faizden yüksekse o oran; o da yoksa kanuni faiz oranı uygulanır. Ortadaki kademe atlandığında, akdi faizi yüksek sözleşmelerde alacaklı hak kaybına uğrar.
Kanuni faiz oranının belirlenme yöntemi 31 Temmuz 2026 tarihinde köklü biçimde değişmiştir. Sabit oran rejimi terk edilmiş ve oran, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının önceki yılın 31 Aralık günü kısa vadeli kredi işlemlerinde uyguladığı reeskont oranının yüzde sekseni olarak belirlenmiştir. Kanun ayrıca bir yıl ortası düzeltmesi öngörmüştür: söz konusu reeskont oranı 30 Haziran günü, önceki yılın 31 Aralık günü uygulanan orandan beş puan veya daha çok farklı ise, yılın ikinci yarısında 30 Haziran günü belirlenen oranın yüzde sekseni geçerli olur. Bu değişiklik için olay veya sözleşme tarihine bağlı bir geçiş kaydı öngörülmemiştir; dolayısıyla faiz dönemsel olarak hesaplanır ve 31 Temmuz 2026 öncesi dönemle sonrası dönem farklı orana tabidir. Değişikliğin sonucu oranın birkaç kat artmasıdır — 31 Temmuz 2026 öncesi ve sonrası ayrımı yapılmadan kurulan her faiz hesabı hatalıdır.
Kanun sözleşmeyle kararlaştırılan faize de tavan getirmiştir ve bu tavan tek değildir: akdi faiz kanuni faiz oranının yüzde elli fazlasını, temerrüt faizi ise yüzde yüz fazlasını aşacak şekilde kararlaştırılamaz — yani biri kanuni oranın bir buçuk, diğeri iki katıdır. Kanuni oran yükseldiği için bu tavanlar da yükselmiştir.
Ticari işlerde durum farklıdır ve orada birden fazla oran işler. Sözleşmede oran kararlaştırılmamışsa ticari işlere ilişkin temerrüt faizi, Merkez Bankasının ilan ettiği avans işlemlerinde uygulanan orana göre belirlenir; bu oran kanuni faizden yüksek olduğunda arada sözleşme bulunmasa dahi bu yüksek oran istenebilir. Mal ve hizmet tedarikinde geç ödemeye ilişkin ayrı bir düzen daha vardır ve bu düzenin bazı kayıtları emredicidir — alacaklının küçük yahut orta ölçekli işletme ya da tarımsal veya hayvansal üretici olduğu veya borçlunun büyük ölçekli işletme sıfatını taşıdığı hâllerde ödeme süresi altmış günü aşamaz. İki hâl birlikte değil, ayrı ayrı aranır.
Kararın icrası aşamasında tahsil, haciz ve satış işlemleri icra hukukunun kurallarına göre yürür; ayrıntısı icra ve iflas hukuku sayfasında ele alınmaktadır.
Aykırılıkta ne istenebilir
Sözleşmeye Aykırılıkta Seçimlik Haklar
Aynen İfa ve Gecikme Tazminatı
Borçlu temerrüde düştüğünde alacaklının ilk imkânı, borcun aynen ifasını istemeye devam etmek ve gecikmeden doğan zararını ayrıca talep etmektir. Kanun bunu temerrüdün genel sonucu olarak düzenlemiş; borçlunun, temerrüde düşmekte kusuru olmadığını ispat etmedikçe gecikmeden doğan zararı gidermekle yükümlü olduğunu öngörmüştür.
Para borçlarında bu zararın asgari karşılığı temerrüt faizidir. Alacaklı, faizi aşan bir zarara uğradığını ispat ederse aşkın zararını da isteyebilir; borçlu ancak kendisinin hiçbir kusurunun bulunmadığını ispat ederek bu sorumluluktan kurtulur. Kanun ayrıca, aşkın zarar miktarı görülmekte olan davada belirlenebiliyorsa hâkimin davacının istemi üzerine esas hakkında karar verirken bu miktara da hükmedeceğini öngörmüştür.
Bu yolun avantajı seçimlik hakların tüketilmemesidir: alacaklı ifayı beklemeye devam ederken, süre verme koşulu gerçekleştiğinde diğer yollara geçebilir.
Borcun İfa Edilmemesinden Doğan Zarar
Karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde borçlu temerrüde düştüğünde alacaklı, borcun ifa edilmesi için uygun bir süre verebilir veya bu sürenin hâkim tarafından verilmesini isteyebilir. Süre içinde ifa gerçekleşmezse alacaklı, her zaman borcun ifasını ve gecikme tazminatını isteme hakkına sahip olmakla birlikte, ifadan vazgeçtiğini hemen bildirerek borcun ifa edilmemesinden doğan zararının giderilmesini isteyebilir.
Kanunun kendi ifadesi budur; uygulamada bu kalem müspet zarar olarak adlandırılır — bu terim kanunda geçmez. Öğretide ve uygulamada bu zararın, sözleşme gereği gibi ifa edilmiş olsaydı alacaklının içinde bulunacağı durum ile fiilen içinde bulunduğu durum arasındaki fark olarak hesaplandığı kabul edilir. Yerine getirilmeyen edimin ikame yoluyla temin edilmesinden doğan fark ve kaçırılan kâr bu kapsamda değerlendirilir.
Bildirimin hemen yapılması gerektiği kanunun açık kaydıdır; gecikmeli bildirim bu yolun kullanılmasını tartışmalı hâle getirir.
Sözleşmenin Hükümsüz Kalması Sebebiyle Uğranılan Zarar
Aynı hükümde alacaklıya üçüncü bir imkân tanınmıştır: ifadan vazgeçtiğini hemen bildirerek sözleşmeden dönmek.
Dönme hâlinde taraflar karşılıklı olarak ifa yükümlülüğünden kurtulur ve daha önce ifa ettikleri edimleri geri isteyebilirler. Alacaklı ayrıca sözleşmenin hükümsüz kalması sebebiyle uğradığı zararın giderilmesini isteyebilir; borçlu kusursuz olduğunu ispat ederek bundan kurtulabilir. Uygulamada bu kalem menfi zarar olarak adlandırılır — bu da kanunun terimi değildir. Sözleşme masrafları ve ifa hazırlığı için yapılan giderler bu kapsamda tartışılır.
Dönme ile fesih karıştırılmamalıdır. Sürekli edimli sözleşmelerde ve ifasına başlanmış olması hâlinde kanun, dönme yerine alacaklının fesih hakkını saklı tutmuştur.
Uyarlama ve İmkânsızlık
Sözleşmenin kurulmasından sonra şartların değişmesi bazı hâllerde ifa yükümünü etkiler.
Borcun ifası borçlunun sorumlu tutulamayacağı sebeplerle imkânsızlaşırsa borç sona erer. Karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde borçlu, borcundan kurtulmakla birlikte karşı taraftan aldığı edimi sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre geri vermekle ve henüz kendisine ifa edilmemiş olan edimi isteme hakkını kaybetmekle yükümlüdür. Borçlunun ifanın imkânsızlaştığını alacaklıya gecikmeksizin bildirmesi ve zararın artmaması için gerekli önlemleri alması da aranır.
Aşırı ifa güçlüğü ayrı bir kurumdur ve kanun bunu dört koşula bağlamıştır: öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durumun ortaya çıkması, bunun borçludan kaynaklanmaması, ifayı borçludan istemenin dürüstlük kurallarına aykırı düşecek hâle gelmesi ve borçlunun borcunu henüz ifa etmemiş ya da haklarını saklı tutarak ifa etmiş olması. Koşulların tam lafzı aşağıdaki sık sorulan sorular bölümünde yer almaktadır. Koşullar birlikte gerçekleşirse borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme hakkına sahiptir; bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönebilir, sürekli edimli sözleşmelerde ise kural olarak fesih hakkını kullanır.
Kanun ayrıca "Bu madde hükmü yabancı para borçlarında da uygulanır" diyerek yabancı para borçlarını açıkça kapsama almıştır. Buna karşılık kur artışının tek başına aşırı ifa güçlüğü sayılıp sayılmadığı kanunda düzenlenmemiştir; özellikle öngörülebilirlik unsuru bakımından dört koşulun somut olayda ayrıca değerlendirilmesi gerekir.
Geçerlilik denetimi
Hükümsüzlük, İrade Bozukluğu ve Genel İşlem Koşulları
Metinde yazılı olan her hüküm sonuç doğurmaz. Sözleşmenin veya tek tek hükümlerin geçerliliği ayrı bir denetime tabidir ve bu denetimin sonuçları birbirinden farklıdır.
Kesin hükümsüzlük en ağır sonuçtur. Kanunun emredici hükümlerine, ahlaka, kamu düzenine, kişilik haklarına aykırı veya konusu imkânsız olan sözleşmeler kesin olarak hükümsüzdür. Aynı hükmün ikinci fıkrası bir kısmi hükümsüzlük kuralı getirir: sözleşmenin içerdiği hükümlerden bir kısmının hükümsüz olması diğerlerinin geçerliliğini etkilemez; ancak bu hükümler olmaksızın sözleşmenin yapılmayacağı açıkça anlaşılırsa sözleşmenin tamamı kesin olarak hükümsüz olur. Kesin hükümsüzlüğün mahkemece kendiliğinden gözetileceği yolunda kanunda bir hüküm bulunmamakta olup bu, öğreti ve uygulamada kabul edilmektedir.
İrade bozukluğu hâlleri farklı işler: burada sözleşme kurulmuştur ve bağlı olmama hakkı doğar. Kanun üç hâli düzenlemiştir — yanılma, aldatma ve korkutma. Esaslı yanılma hâlleri kanunda "özellikle" kaydıyla sayılmıştır; sayım sınırlayıcı değil örnekleyicidir ve basit hesap yanlışlıkları ayrıca düzenlenmiştir.
Aldatma bakımından kanunun kaydı önemlidir: aldatılan taraf, yanılması esaslı olmasa bile sözleşmeyle bağlı değildir. Üçüncü kişinin aldatması ile üçüncü kişinin korkutması ise ters rejime tabidir. Aldatmada, sözleşmenin karşı tarafının aldatmayı bilmesi veya bilecek durumda olması aranır; korkutmada böyle bir şart yoktur — karşı tarafın korkutmayı bilmemesi yalnızca hakkaniyet gereği bir tazminat yükümü doğurabilir.
Bu hâllerde bağlı olmama, bir yıllık bir süreye bağlanmıştır: yanılma veya aldatmanın öğrenildiği ya da korkutmanın etkisinin ortadan kalktığı andan başlayarak bir yıl. Kanun bu sürenin sonucunu kendine özgü biçimde ifade etmiştir — süre içinde sözleşmeyle bağlı olmadığını bildirmez veya verdiği şeyi geri istemezse taraf, sözleşmeyi onamış sayılır. Kanun burada "hak düşürücü süre" nitelendirmesini kullanmaz; bu, öğretiye ait bir adlandırmadır. Kanun, aldatma veya korkutma sebebiyle bağlayıcı olmayan bir sözleşmenin onanmış sayılmasının tazminat hakkını ortadan kaldırmayacağını ayrıca öngörmüştür; yanılma hâlinde tazminat rejimi ayrı bir maddede ve ters yönde kurulmuştur — yanılan taraf kusurluysa karşı tarafın zararını gidermekle yükümlü olabilir.
Aşırı yararlanma dördüncü bir denetim ölçütüdür — mülga kanunun "gabin" terimi artık kullanılmamaktadır. Bir sözleşmede edimler arasında açık bir oransızlık varsa ve bu oransızlık zarar görenin zor durumda kalmasından, düşüncesizliğinden veya deneyimsizliğinden yararlanılarak sağlanmışsa, zarar gören sözleşmeyle bağlı olmadığını bildirebilir veya edimler arasındaki oransızlığın giderilmesini isteyebilir. Bu iki imkân seçimliktir. Süre bakımından kanun ikili bir düzen kurmuştur: bir yıl ve her hâlde sözleşmenin kurulmasından başlayarak beş yıl. Bir yıllık sürenin başlangıcı üç unsur için aynı değildir — düşüncesizlik veya deneyimsizlikte öğrenme anı, zor durumda kalmada ise bu durumun ortadan kalktığı an esas alınır.
Temsil yetkisi ayrı bir başlıktır ve şirket işlemlerinde en sık tartışılan noktadır. Yetkisiz temsilcinin yaptığı sözleşme, temsil olunan onamadıkça onu bağlamaz. Onamanın gerçekleşmemesi hâlinde karşı taraf uğradığı zararın giderilmesini isteyebilir ve kanun ispat yükünü yetkisiz temsilciye yüklemiştir: temsilci, ancak karşı tarafın yetki bulunmadığını bildiğini ispat ederse bu sorumluluktan kurtulur. Bu nedenle karşı tarafın yetki belgesini görmüş olup olmadığı dosyanın sonucunu doğrudan etkiler.
Genel işlem koşulları düzeni, tek yanlı hazırlanmış tip sözleşmeleri denetler. Çekirdeğini dört hüküm oluşturur. Birincisi kapsam denetimidir: karşı tarafın menfaatine aykırı genel işlem koşullarının sözleşmenin kapsamına girmesi için, düzenleyenin bunların varlığı hakkında açıkça bilgi vermesi, içeriğini öğrenme imkânı sağlaması ve karşı tarafın da bunları kabul etmesi gerekir; aksi hâlde bu koşullar yazılmamış sayılır. İkincisi bir yasaktır ve genel hükümsüzlük rejiminin tersine işler: yazılmamış sayılan koşulların bulunması hâlinde sözleşmenin geri kalanı geçerli kalır ve düzenleyen, bu hükümler olmasaydı diğerleriyle bağlı kalmayacağını ileri süremez. Üçüncüsü, düzenleyene tek yanlı olarak karşı taraf aleyhine bir hükmü değiştirme ya da yeni düzenleme getirme yetkisi veren kayıtların yazılmamış sayılmasıdır. Dördüncüsü yorum kuralıdır: birden çok anlama gelebilecek genel işlem koşulları düzenleyenin aleyhine yorumlanır. Kanun bu koşulların kapsamının, yazı türünün ve şeklinin nitelendirmede önem taşımadığını ayrıca belirtmiş; düzenin niteliklerine bakılmaksızın, izinle yürütülen bir hizmet veren kişi ve kuruluşların hazırladıkları sözleşmelere de uygulanacağını öngörmüştür. Bunların yanında kanun, sözleşmenin niteliğine ve işin özelliğine yabancı genel işlem koşullarını da bağımsız bir sebeple yazılmamış saymış; ayrıca içeriğe ilişkin bir denetim hükmü getirmiştir. Rejim bu bakımdan dört hükümle sınırlı değildir.
Son olarak bir emredicilik kaydı: zamanaşımına ilişkin genel hükümlerde belirlenen süreler sözleşmeyle değiştirilemez ve zamanaşımından önceden feragat edilemez. Bu yasak sözleşme tipine özgü her süreyi kapsamaz — ayrıntısı aşağıdaki zamanaşımı bölümünde ele alınmaktadır. Buna karşılık zamanaşımı ileri sürülmedikçe hâkim bunu kendiliğinden göz önüne alamaz — süresi geçmiş bir talep, karşı taraf savunmada bulunmazsa bu sebeple reddedilmez.
Süreler
Sözleşmeden Doğan Alacaklarda Zamanaşımı
Sözleşmeden doğan alacaklarda zamanaşımı, haksız fiildeki iki katmanlı yapıdan farklıdır: burada kural olarak tek bir süre işler ve bu süre alacağın muaccel olmasıyla başlar. Öğrenmeye bağlı bir kısa süre yoktur. Bu, sözleşmeden doğan alacakların genel kuralıdır; ayıba ilişkin özel hükümler ise başlangıcı teslime, devre veya mülkiyetin geçmesine bağlamıştır — tabloda bu fark gösterilmiştir. Süre uzunluğu ise sözleşme tipine göre değişir.
Genel kural, kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça on yıldır. Kanun bunun yanında bir grup alacak için beş yıllık süre öngörmüş ve bunları tek bir maddede sınırlı olarak saymıştır — maddede "özellikle" gibi bir genişletme ifadesi yoktur. Sayılan altı grup şunlardır: kira bedeli ve anapara faizi gibi dönemsel edimler; otel, lokanta ve benzeri yerlerdeki konaklama ile yeme içme bedelleri; küçük sanat işlerinden ve küçük çapta perakende satışlardan doğan alacaklar; bir ortaklıkta ortakların birbirlerine ve ortaklığa karşı olan alacakları; vekâlet, komisyon, acentalık ve ticari olmayan simsarlık sözleşmelerinden doğan alacaklar; ve eser sözleşmesinden doğan alacaklar — yüklenicinin ağır kusuru bulunduğu hâller hariç. Listede yer almayan bir alacak, özel bir hüküm yoksa genel süreye tabidir. Bu listedeki "eser sözleşmesinden doğan alacaklar" kaydı ücret gibi sözleşmeden doğan alacaklara ilişkindir; eserin ayıplı olmasından doğan davalar ayrı bir hükme ve aşağıdaki tabloda gösterilen kendi sürelerine tabidir.
| Alacağın dayanağı | Süre | Başlangıç |
|---|---|---|
| Genel kural (kanunda aksine hüküm yoksa) | 10 yıl | muacceliyet |
| Kanunda sınırlı olarak sayılan altı grup alacak | 5 yıl | muacceliyet |
| Satılanın ayıbı (genel satışta) | 2 yıl | satılanın alıcıya devri |
| Yapı satışında ayıp | 5 yıl | mülkiyetin geçmesi |
| Yapı satışında ayıp (satıcının ağır kusuru) | 20 yıl | mülkiyetin geçmesi |
| Eser sözleşmesinde ayıp (taşınmaz yapılar dışında) | 2 yıl | teslim |
| Eser sözleşmesinde ayıp (taşınmaz yapılarda) | 5 yıl | teslim |
| Eser sözleşmesinde ayıp (yüklenicinin ağır kusuru) | 20 yıl | teslim |
Tablonun üçüncü ve dördüncü satırları karıştırılmamalıdır: genel satışta işleyen iki yıllık süre satılanın alıcıya devriyle başlar ve satıcı isterse daha uzun bir süre üstlenebilir; buna karşılık kanunun yapı satışı için öngördüğü beş yıllık süre ayrı bir hükümde düzenlenmiştir, yalnızca bir yapı söz konusu olduğunda işler — arsa veya tarla gibi üzerinde yapı bulunmayan taşınmazlar bu satırın dışındadır — ve mülkiyetin geçmesiyle, yani tapu tesciliyle başlar. Genel satışta satıcı, satılanı ayıplı olarak devretmekte ağır kusurluysa kanun yalnızca iki yıllık süreden yararlanılamayacağını söylemiş, yerine geçecek süreyi yazmamıştır; yapı satışındaki yirmi yıllık süre bununla karıştırılmamalıdır.
Eser sözleşmesinde ise üç kademe vardır ve bunlar ayıplı eserin niteliğine göre değişir: taşınmaz yapılar dışındaki eserlerde iki yıl, taşınmaz yapılarda beş yıl, yüklenicinin ağır kusuru varsa ayıplı eserin niteliğine bakılmaksızın yirmi yıl.
Sebepsiz zenginleşmeden doğan istem tabloda yer almaz çünkü sözleşmeden doğmaz; ancak dönme ve imkânsızlık hâllerinde geri verme borcunun dayanağı olduğu için süresi bilinmelidir. Bu istem, hak sahibinin geri isteme hakkı olduğunu öğrendiği tarihten başlayarak iki yılın ve her hâlde zenginleşmenin gerçekleştiği tarihten başlayarak on yılın geçmesiyle zamanaşımına uğrar.
İrade bozukluğunda işleyen bir yıllık süre de tabloda yer almaz ve almamalıdır: o bir zamanaşımı süresi değildir. Sonucu da farklıdır — süre geçtiğinde alacak zamanaşımına uğramaz, taraf sözleşmeyi onamış sayılır.
Tablodaki sürelerin hukuki niteliği de aynı değildir. Zamanaşımına ilişkin genel hükümlerdeki süreler sözleşmeyle değiştirilemez; buna karşılık genel satışta ayıba ilişkin iki yıllık süre bakımından kanun, satıcının daha uzun bir süre üstlenebileceğini açıkça öngörmüştür. Bu ayrım gözetilmezse tablodan yanlış sonuç çıkarılır.
Zamanaşımının durması ve kesilmesi ayrı bir başlıktır. Kanun kesme sebeplerini iki grupta düzenlemiştir. Birinci grup borçlunun borcu ikrar etmesidir ve bu grup "özellikle" kaydıyla örneklenmiştir: faiz ödemesi, kısmen ifada bulunma, rehin verme veya kefil gösterme. İkinci grup ise sınırlı olarak sayılmıştır — alacaklının dava veya def'i yoluyla mahkemeye ya da hakeme başvurması, icra takibinde bulunması veya iflas masasına başvurması. Kesilmeyle yeni bir süre işlemeye başlar; borç bir senetle ikrar edilmiş veya mahkeme ya da hakem kararına bağlanmışsa yeni süre her zaman on yıldır.
Kesmenin kime karşı sonuç doğurduğu bakımından kefalet için özel bir kural vardır: zamanaşımı asıl borçluya karşı kesilince kefile karşı da kesilmiş olur, buna karşılık kefile karşı kesilmesi asıl borçluya karşı sonuç doğurmaz.
Arabuluculuk bu sebepler arasında yer almaz — ilgili kanunun tam metninde "arabulucu" ifadesi hiç geçmez. Arabuluculuk sürecinde zamanaşımı durur, kesilmez; bu sonuç arabuluculuk kanununda iki ayrı hükümle, ihtiyari arabuluculuk ve dava şartı arabuluculuk bakımından ayrı ayrı düzenlenmiştir. Durma ile kesilme arasındaki fark pratiktir: durmada süre sıfırlanmaz, kaldığı yerden işlemeye devam eder.
Son olarak, dava vaktinden önce açıldığı için reddedilmiş ve o arada zamanaşımı dolmuşsa kanun altmış günlük bir ek süre tanımıştır.
Yabancılık unsuru
Yabancı Unsurlu Sözleşmeler
Tarafların farklı ülkelerde yerleşik olması, sözleşmenin yurt dışında ifa edilecek olması veya malın sınır ötesine taşınması sözleşmeye ek bir katman ekler: uygulanacak hukukun ve yetkili merciin ayrıca belirlenmesi gerekir. Turizm ve yabancı yerleşik nüfusun yoğun olduğu Alanya gibi yerlerde bu başlık, satım, hizmet ve yapı sözleşmelerinde gündeme gelebilir.
Uygulanacak Hukuk ve Hukuk Seçimi
Sözleşmeden doğan borç ilişkileri bakımından milletlerarası özel hukuk mevzuatı tarafların iradesine geniş bir alan tanımıştır: sözleşmeden doğan borç ilişkileri tarafların açık olarak seçtikleri hukuka tabidir. Sözleşme hükümlerinden veya hâlin şartlarından tereddüde yer vermeyecek biçimde anlaşılabilen hukuk seçimi de geçerlidir. Taraflar, seçilen hukukun sözleşmenin tamamına veya bir kısmına uygulanacağını kararlaştırabilir ve bu seçimi her zaman yapabilir veya değiştirebilirler; sözleşmenin kurulmasından sonra yapılan hukuk seçimi geriye etkili olarak geçerlidir, ancak üçüncü kişilerin hakları saklıdır.
Hukuk seçimi yapılmamışsa sözleşme, en sıkı ilişkili olduğu hukuka tabidir ve kanun bu belirleme için karakteristik edim üzerinden bir karine öngörmüştür.
Hukuk seçimi serbestliğinin iki önemli sınırı vardır. Tüketici sözleşmeleri ve iş sözleşmeleri bakımından kanun ayrı hükümler getirmiş ve zayıf tarafın kendi hukukunun emredici hükümleri uyarınca sahip olacağı asgarî korumanın saklı kalmasını güvenceye almıştır. İş sözleşmelerine ilişkin hüküm 4 Haziran 2025 tarihinde değiştirilmiştir ve bu, ilgili kanunun 2007'den bu yana geçirdiği tek değişikliktir. İkinci sınır kamu düzeni ve doğrudan uygulanan kurallardır.
Milletlerarası Mal Satımı
Türkiye'nin taraf olduğu Milletlerarası Mal Satımına İlişkin Sözleşmeler Hakkında Birleşmiş Milletler Antlaşması, ülkemizde 1 Ağustos 2011 tarihinde yürürlüğe girmiştir ve Türkiye antlaşmaya hiçbir çekince koymamıştır.
Antlaşma, işyerleri farklı devletlerde bulunan taraflar arasındaki mal satımı sözleşmelerine iki hâlde uygulanır: bu devletlerin âkit devletlerden olması ya da milletlerarası özel hukuk kurallarının âkit bir devletin hukukuna atıf yapması. İkinci hâl uygulamada gözden kaçar — karşı tarafın işyeri âkit olmayan bir devlette bulunsa dahi antlaşma uygulanabilir.
Bundan daha sık gözden kaçan bir nokta daha vardır: taraflar Türk hukukunu seçmiş olsalar bile antlaşma uygulanmaya devam eder, çünkü antlaşma Türk hukukunun bir parçasıdır. Antlaşmanın uygulanmasının açıkça hariç tutulması ise mümkündür; taraflar bu yönde bir hüküm koymamışlarsa antlaşma sözleşme ilişkisine uygulanır.
Antlaşmanın kapsamı sınırlıdır. Kişisel veya ailevi kullanım ya da ev ihtiyacı için alınan mallar — satıcının bunu bilmediği ve bilmesinin gerekmediği hâller dışında — açık artırma yoluyla yapılan satışlar, cebri icra veya diğer kanun gereği yapılan satışlar ile menkul kıymet, kambiyo senedi ve para, gemi, tekne, hava yastıklı taşıt ve hava taşıtı ve elektrik satımı kapsam dışıdır. Ayrıca ağırlıklı edimi işgücü veya hizmet sağlamak olan sözleşmeler antlaşmaya tabi değildir; bu hüküm satım ile eser sözleşmesi sınırındaki dosyalarda belirleyici olur. Sözleşmenin geçerliliğine ve malların mülkiyetinin geçişine ilişkin meseleler de antlaşma dışında kalır ve uygulanacak millî hukuka göre çözülür.
İki nokta pratikte belirleyicidir: antlaşma sözleşmenin kurulması için şekil şartı öngörmemiştir, ve alıcının ayıp bildirimine ilişkin süreleri millî hukuktan farklıdır. Satıcının ayıbı bildiği veya bilmemesinin mümkün olmadığı hâllerde ise satıcının bu sürelere dayanamayacağı ayrıca düzenlenmiştir.
Yetki, Tahkim ve Teminat
Yabancılık unsuru taşıyan sözleşmelerde taraflar, aralarındaki uyuşmazlığın yabancı bir devlet mahkemesinde görülmesini kararlaştırabilir. Kanun bu anlaşma için yazılı şekil şartı aramamış, anlaşmanın yazılı delille ispat edilmesi hâlinde geçerli olacağını öngörmüştür. Türk mahkemelerinin münhasır yetkisine giren konular bu kapsamda değildir. Kanun ayrıca bireysel iş sözleşmelerinden, tüketici sözleşmelerinden ve sigorta sözleşmelerinden doğan davalarda belirlenen yetkinin taraf anlaşmasıyla bertaraf edilemeyeceğini öngörmüştür.
Tahkim, ticari sözleşmelerde en sık kullanılan alternatiftir. Yabancılık unsuru taşıyan ve tahkim yerinin Türkiye olarak belirlendiği uyuşmazlıklarda milletlerarası tahkim mevzuatı uygulanır; taraflar bu mevzuatın uygulanmasını kararlaştırdıklarında da aynı sonuç doğar. Tahkim sözleşmesinin yazılı olması aranır. Kanun kendi kapsamını iki noktada daraltmıştır: Türkiye'de bulunan taşınmazlar üzerindeki aynî haklara ilişkin uyuşmazlıklar ile tarafların iradelerine tabi olmayan uyuşmazlıklarda milletlerarası tahkim mevzuatı uygulanmaz. Tahkim sözleşmesinin bulunması hâlinde dava şartı olarak arabuluculuğa ilişkin hükümler uygulanmaz.
Teminat bakımından iki ayrı rejim vardır ve karıştırılmamalıdır. Usul kanunundaki teminat yükümlülüğü Türkiye'de mutad meskeni olmayan Türk vatandaşı davacıya ilişkindir. Yabancı gerçek ve tüzel kişiler bakımından ise milletlerarası özel hukuk mevzuatında ayrı bir hüküm bulunur: Türk mahkemesinde dava açan, davaya katılan veya icra takibinde bulunan yabancı gerçek ve tüzel kişiler, yargılama ve takip giderleriyle karşı tarafın zarar ve ziyanını karşılamak üzere mahkemenin belirleyeceği teminatı göstermek zorundadır. Bu hükümde "mutad mesken" kaydı bulunmadığından kapsamı usul kanunundaki hükümden geniştir. Mahkeme, karşılıklılık esasına göre teminattan muaf tutar.
Yurt dışında bulunan davalıya tebligat kural olarak o memleketin yetkili makamı aracılığıyla ve Türkiye'nin taraf olduğu milletlerarası sözleşmeler çerçevesinde yapılır; muhatabın Türk vatandaşı olması hâlinde tebliğ o yerdeki Türkiye Büyükelçiliği veya Konsolosluğu aracılığıyla da yapılabilir — bu zorunlu değil, alternatif bir yoldur. Bu yol dosyanın süresini belirgin biçimde uzatır ve dava planlamasında baştan hesaba katılmalıdır.
Yabancı Kararların Tanınması ve Tenfizi
Yabancı bir mahkeme kararına dayanılarak Türkiye'de doğrudan icra takibi başlatılamaz; önce yetkili Türk mahkemesinden tenfiz kararı alınması gerekir. Görevli mahkeme asliye mahkemesidir ve bu davalar basit yargılama usulüne tabidir. Tanıma, kararın kesin delil veya kesin hüküm olarak kabulünü sağlar; icra edilebilirlik ise tenfize bağlıdır.
Kanunun "tenfiz şartları" başlığı altında düzenlediği koşullardan biri karşılıklılıktır; bu şart karşılıklılık esasına dayanan bir anlaşma, ilgili devlette Türk mahkeme kararlarının tenfizini mümkün kılan bir kanun hükmü veya fiilî uygulama ile sağlanabilir. Kanun bu şartın tanımada aranmayacağını açıkça öngörmüştür. Diğer şartlar arasında kararın Türk mahkemelerinin münhasır yetkisine girmeyen bir konuda verilmiş olması, kamu düzenine açıkça aykırı bulunmaması ve aleyhine tenfiz istenen kişinin usulüne uygun biçimde çağrılmış veya temsil edilmiş olması yer alır. Temyizin yerine getirmeyi durdurduğu da gözetilmelidir.
Yabancı hakem kararları bakımından ayrı bir rejim işler ve kanun orada "tenfiz şartları" değil ret sebepleri terimini kullanır. Türkiye'nin taraf olduğu Yabancı Hakem Kararlarının Tanınması ve İcrası Hakkındaki New York Sözleşmesi ülkemizde 30 Eylül 1992 tarihinde yürürlüğe girmiştir ve Türkiye iki çekince koymuştur: sözleşmeyi yalnızca âkit bir devlet ülkesinde verilmiş kararlar bakımından ve yalnızca ticari nitelikte sayılan uyuşmazlıklar bakımından uygulayacağını beyan etmiştir. Ticari sözleşmelerde tahkim şartı kararlaştırılırken tenfiz aşamasının baştan hesaba katılması bu yüzden önem taşır.
Değerlendirme ölçütleri
Sözleşme Uyuşmazlıklarında Değerlendirme Ölçütleri
Bir sözleşme uyuşmazlığında izlenecek yol; sözleşmenin hangi tipe girdiğine, geçerli biçimde kurulup kurulmadığına, ihlalin niteliğine, elde bulunan delillere ve alacağın muaccel olmasından bu yana geçen süreye göre belirlenir. Bu değerlendirmede sözleşme metni, ekleri ve varsa çerçeve sözleşme, sipariş ve teslim belgeleri, fatura ve ödeme kayıtları, yazışmalar ve ihtarlar birlikte ele alınır.
Sözleşmenin hazırlanması aşamasında ise öncelik uyuşmazlığın önlenmesine verilir: hak ve yükümlülüklerin, ifa zamanı ve yerinin, temerrüt sonuçlarının, ceza koşulunun, teminatların, fesih ve dönme hâllerinin, uygulanacak hukukun ve uyuşmazlık çözüm yolunun metinde açık biçimde yer alması sonraki aşamayı belirler. Tek yanlı hazırlanmış tip metinlerde genel işlem koşullarına ilişkin denetimin baştan gözetilmesi gerekir.
Dava öncesinde tamamlanması gereken adımların hangi talep bakımından işlediği her dosyada ayrıca belirlenir; dava şartı olarak arabuluculuğun kapsamı uyuşmazlığın türüne göre değiştiğinden, aynı olayda farklı davalılar bakımından farklı ön koşulların işlemesi mümkündür.
Yabancı taraf veya yurt dışı unsuru bulunan dosyalarda uygulanacak hukuk, yetki, tahkim, teminat, tebligat ve yabancı kararların tenfizi ek olarak değerlendirilir.
Somut uyuşmazlıklarda hukuki değerlendirme, sözleşmenin ve ihlalin özelliklerine göre değişir.
Büronun faaliyet gösterdiği alanlar arasında sözleşmeler hukukundan doğan uyuşmazlıklar yer almaktadır. Görüşme talebi için iletişim sayfasından ulaşabilirsiniz.
Merak edilenler
Sık Sorulan Sorular
Sözleşmenin yazılı olması zorunlu mu?
Kural olarak hayır. Kanun, sözleşmelerin geçerliliğinin kanunda aksi öngörülmedikçe hiçbir şekle bağlı olmadığını düzenlemiştir. Ancak iki ayrı mesele vardır. Birincisi, bazı sözleşmeler bakımından kanun şekil şartı öngörmüştür — kefalet yazılı, taşınmaz satışı ve satış vaadi resmî şekle tabidir ve şekle uyulmaması hâlinde sözleşme hüküm doğurmaz. İkincisi ispattır: usul kanunundaki parasal sınırı aşan hukuki işlemlerin senetle ispat edilmesi gerekir ve senede bağlı iddiaya karşı tanık dinlenemez. Yani sorun çoğu zaman sözleşmenin geçerliliği değil, varlığının ve içeriğinin ispatıdır.
E-posta veya mesajlaşma yazışması sözleşme yerine geçer mi?
Şekil şartı bulunmayan sözleşmeler yazışmayla da kurulabilir; irade açıklaması açık veya örtülü olabilir. İspat bakımından ise ayrım gerekir. Güvenli elektronik imza taşıyan veriler senet hükmündedir ve el yazısıyla atılan imzanın bütün hukuki sonuçlarını doğurur. Buna karşılık e-posta, kısa mesaj ve mesajlaşma kayıtları için mevzuatta özel bir hüküm bulunmamaktadır; bunlar usul kanunu anlamında belgedir, senet sayılmaz, ancak koşulları varsa delil başlangıcı oluşturarak tanık dinlenmesine imkân verebilir. Bu nedenle yazışmalar tek başına yeterli sayılmamalı, ödeme ve teslim kayıtlarıyla birlikte değerlendirilmelidir. Ayrıca kanunların resmî şekle veya özel bir merasime tabi tuttuğu işlemler — tapu devri, taşınmaz satış vaadi ve kefalet gibi — güvenli elektronik imzayla dahi yapılamaz.
Karşı taraf ödeme yapmıyor, ne yapmam gerekir?
İlk adım borçluyu temerrüde düşürmektir. Sözleşmeden doğan borçlarda temerrüt kural olarak ihtara bağlıdır; ifa günü taraflarca birlikte belirlenmişse ihtar gerekmez. İhtar hem temerrüt faizinin başlangıcını hem seçimlik hakların kullanılabilir hâle gelmesini belirler. İfadan vazgeçme veya sözleşmeden dönme yollarına gidilecekse kanun ayrıca uygun bir süre verilmesini aramış ve seçimin hemen bildirilmesini öngörmüştür. Dava aşamasında ise arabuluculuğun dava şartı olup olmadığı uyuşmazlığın türüne göre belirlenir; bu, her alacak davası için geçerli tek bir kural değildir. Elde imzası ikrar edilmiş bir senet varsa doğrudan icra takibi yolları da değerlendirilir.
Sözleşmeyi tek taraflı feshedebilir miyim?
Bu, sözleşmenin sürekli edimli mi ani edimli mi olduğuna ve fesih sebebine bağlıdır. Sürekli edimli sözleşmelerde ve ifasına başlanmış olması hâlinde kanun, borçlunun temerrüdünde alacaklının fesih hakkını saklı tutmuştur. Ani edimli sözleşmelerde ise karşı tarafın temerrüdü hâlinde kural olarak dönme yolu işler ve bunun için önce uygun bir süre verilmesi, ardından seçimin hemen bildirilmesi gerekir. Sözleşmede fesih hakkı tanıyan bir hüküm varsa öncelikle o hüküm uygulanır. Haklı sebep bulunmadan yapılan fesih, karşı tarafa tazminat talebi hakkı verebilir. Bu nedenle bildirim gönderilmeden önce hangi hakkın kullanıldığının belirlenmesi gerekir — seçim çoğu zaman geri alınamaz.
Ceza koşulu çok yüksek, indirilebilir mi?
Kural olarak evet. Kanunun lafzı açıktır: "Hâkim, aşırı gördüğü ceza koşulunu kendiliğinden indirir." Kanun burada indirimi hâkimin takdirine bırakan bir kip kullanmamıştır. Ancak önemli bir sınır vardır: ticaret mevzuatı, tacir sıfatını haiz borçlunun aşırı ceza koşulunun indirilmesini mahkemeden isteyemeyeceğini öngörmüştür. Bu iki hüküm arasındaki ilişki kanun metinlerinde açıkça çözülmemiş olup, aynı sözleşmede tacir olan ve olmayan tarafın konumu farklıdır. Cezanın türü de sonucu etkiler: kural olarak alacaklı ya ifayı ya cezayı isteyebilir; her ikisinin birlikte istenebilmesi dar bir hâle bağlanmıştır.
Kefil oldum, ne kadar süre sorumlu olurum?
Önce şekle bakılır: kefaletin yazılı olması ve kefilin sorumlu olacağı azami miktarın, kefalet tarihinin ve varsa müteselsil kefil olma iradesinin kefilin kendi el yazısıyla yazılması zorunludur; bu koşullara uyulmayan kefalet geçerli olmaz. Evli kişilerde kural olarak eşin yazılı rızası aranır ve bu rızanın sözleşmenin kurulmasından önce ya da en geç kurulması anında verilmesi gerekir. Bu kural kategorik değildir — ticaret siciline kayıtlı ticari işletme sahibi ile ticaret şirketi ortağı veya yöneticisinin işletme ya da şirketle ilgili olarak verdiği kefaletlerde, siciline kayıtlı esnaf ve sanatkârların mesleki faaliyetleriyle ilgili kefaletlerinde ve bazı kredi türlerinde eşin rızası aranmaz. İki kayıt birlikte aranır: sicil kaydı ve kefaletin işletme ya da şirketle ilgili olması; sıfat tek başına yeterli değildir; aynı kişi üçüncü birinin kişisel borcuna kefil oluyorsa eşin rızası yine gerekir. Süre bakımından kanun gerçek kişi kefaleti için azami bir süre öngörmüştür; süre dolduğunda kefalet kendiliğinden ortadan kalkar ve kefalet sözleşmesinin kurulmasından işlemeye başlar. Uzatma ancak sona ermeden en erken bir yıl önce ve kefalet şekline uygun yazılı açıklamayla mümkündür. Tüzel kişi kefaleti için böyle bir azami süre yoktur.
Dava açmadan arabulucuya gitmek zorunlu mu?
Uyuşmazlığın türüne göre değişir ve burada yaygın bir yanlış bilgi vardır: konusu para olan her alacak davası için geçerli genel bir dava şartı arabuluculuk hükmü yoktur. Kapsam dört ayrı rejimde belirlenmiştir. Ticari davalardan konusu bir miktar para olan alacak, tazminat, itirazın iptali, menfi tespit ve istirdat davalarında arabuluculuk dava şartıdır — son üç dava türü kapsama 2023 yılında eklenmiştir. İş uyuşmazlıklarında dava şartıdır; iş kazası ve meslek hastalığından doğan tazminat davaları hariçtir. Tüketici uyuşmazlıklarında dava şartıdır; tüketici hakem heyetinin görev alanındakiler ve tüketici işlemi niteliğindeki taşınmazın aynından doğanlar gibi beş istisna vardır. Son olarak kira, ortaklığın giderilmesi, kat mülkiyeti ve komşu hakkı uyuşmazlıklarında da dava şartıdır. Bu dört rejime girmeyen bir sözleşme uyuşmazlığında arabuluculuk zorunlu değildir. Tahkim sözleşmesi varsa bu hükümler hiç uygulanmaz; ihtiyati tedbir ve haciz talepleri de süreci beklemez. Arabulucuya hiç başvurulmadan açılan dava herhangi bir işlem yapılmaksızın usulden reddedilir.
Döviz kuru arttı, sözleşme uyarlanabilir mi?
Kanun bu ihtimali kategorik olarak ne kabul ne reddetmiştir. Aşırı ifa güçlüğü hükmü dört koşulu birlikte aramaktadır: sözleşmenin yapıldığı sırada öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durumun ortaya çıkması, bu durumun borçludan kaynaklanmaması, durumun ifayı borçludan istemeyi dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirmesi ve borçlunun borcunu henüz ifa etmemiş ya da haklarını saklı tutarak ifa etmiş olması. Kanun "Bu madde hükmü yabancı para borçlarında da uygulanır" diyerek yabancı para borçlarını açıkça kapsama almıştır. Ancak kur artışının tek başına bu koşulları karşıladığı kanunda yazmaz; özellikle öngörülebilirlik unsuru somut olayda ayrıca değerlendirilir. Koşullar gerçekleşirse borçlu hâkimden uyarlama isteyebilir; bu mümkün değilse sözleşmeden dönebilir, sürekli edimli sözleşmelerde ise fesih yolu işler.
İlgili çalışma alanları
Bu sayfadaki açıklamalar genel bilgilendirme amaçlı olup hukuki görüş veya tavsiye niteliği taşımaz. Her somut olayın koşulları farklı olduğundan, hukuki değerlendirme dosyaya özgü yapılmalıdır.
Sayfada yer alan bilgiler, Türkiye Barolar Birliği Reklam Yasağı Yönetmeliği çerçevesinde, uzmanlık anlamına gelmemek üzere büronun faaliyet gösterdiği alanlar hakkında bilgi verilmesi amacıyla yayımlanmıştır; iş elde etme amacı taşımaz.
Bu sayfanın görüntülenmesi veya sayfada yer alan bağlantılar ile iletişim bilgileri üzerinden iletişim kurulması, avukat ile başvuran arasında vekâlet ilişkisi kurulduğu anlamına gelmez ve işin kabul edildiği anlamına gelmez.
Sayfadaki bilgiler ve süreler 4 Eylül 2026 itibarıyla yürürlükteki mevzuata göre hazırlanmıştır. Mevzuat değişebileceğinden, süre hesabı her hâlde güncel kanun metnine göre yapılmalıdır.
Sözleşmelerden doğan hukuki uyuşmazlıklarda izlenecek yol; sözleşmenin türüne, tarafların yükümlülüklerine, ihlalin niteliğine ve mevcut belgelere göre değişiklik gösterebilir. Bu nedenle sözleşmenin hazırlanması veya uyuşmazlık ortaya çıktıktan sonra değerlendirilmesi sırasında hükümlerin açık ve doğru şekilde incelenmesi, hak ve yükümlülüklerin belirlenmesi ve gerekli işlemlerin süresi içinde yürütülmesi önem taşımaktadır.

Merve Kartal
Avukat
